Pygmalion İşyerinde

Üniversite yıllarımda aldığım psikoloji derslerinin en sevdiğim yanlarından birisi de derslerde hocalarımızın bizlere aktardığı araştırmaları ve bunların sonuçlarını dinlemekti. Genelde belli bir zamana yayılan ve bir kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak yapılan bu araştırmalar insan davranışını açıklamakta adeta bir rehber görevi görürdü. Araştırmaların bir kısmı çocuklar üzerinde gerçekleştirilir, alınan sonuçlara göre var olan ya da gelecekte kullanılacak eğitim yaklaşımlarını kökten değiştiren ya da ileriye taşıyan yenilikler ortaya çıkardı.

Yıllar evvel beni en fazla etkileyen araştırmalardan birisi yine okul çağındaki çocuklarla olan bir çalışmaydı. 1968 yılında sosyal psikolog Rosenthal ve çalışma arkadaşı Jacobson tarafından yapılan bu çalışmada olumlu ya da olumsuz beklenti ve ön yargıların sınıf ortamında eğitim gören çocuklar üzerindeki etkileri ortaya konuyordu. Öğretim yılının başlamasına yakın çalışmaya dahil edilen ilkokul düzeyindeki çocuklara bir zeka testi uygulanıyor ve teste giren çocuklardan tamamen rastgele seçilen bir kısmının isimleri ilk %20’lik dilime girdiği söylenerek öğretmenlere veriliyordu.  Bu öğrencilerin daha yüksek bir gelişim potansiyeline sahip olduğu ve öğretim yılı içinde akademik olarak çok parlak olacakları belirtiliyordu. Öğretim yılının sonuna doğru bu öğrencilere sene başında yapılan zeka testi tekrar uygulanıyor ve her çocuğun zekasındaki gelişim tek tek hesaplanıyordu. Öğretmenlere daha zeki oldukları belirtilerek isimleri verilen, dolayısıyla öğretmenlerin daha yüksek bir gelişim beklediği öğrencilerin, gerçekten de bu grubun dışında kalan diğer öğrencilere göre daha yüksek bir gelişim gösterdikleri görülüyordu.

Bu demek oluyordu ki öğretmenlerin, öğrencilerin kapasitesine dair beklentilerindeki değişkenlik rastgele seçilmiş olan bu çocukların kapasitesinde gerçek bir artışa neden olmuştu. Ortaya çıkan bu durum, yani insanlara atfedilen beklenti düzeyinin daha yüksek performansa yol açması Pygmalion ya da Rosenthal Etkisi olarak tanımlanıyor.

Pygmalion ismi Yunan mitolojisinde kendi yaptığı kadın heykele aşık olan heykeltıraşın isminden geliyor.

Bu çalışmanın yapıldığı 1968 yılından tam otuz dört yıl sonra, 2002 yılında daha farklı meslek grupları üzerinde de aynı araştırmayı yapan sosyal psikolog Rosenthal, beklentilerin ve ön yargıların sadece çocuklar üzerinde değil kurumsal ortamlarda çalışanlar da dahil olmak üzere birçok farklı meslek grubuna ait yetişkinlerde de benzer etkiyi yarattığını ortaya koydu. Çalışanlarla ilgili beklentilerinizi ortaya koyarken, olumlu iletişimlerle yaratılacak fark, üzerinde kafa yormaya değiyor çünkü çocuk ya da yetişkin insan, doğası gereği, kendisine biçilen değerle bağlantılı olarak iş sonuçları üretiyor.

Daha fazlasını okumak isterseniz referanslar:

http://members.cox.net/nniland/AP%20Psych%20Documents/Summer%20Reading%20Article%20-%20Rosenthal%20&%20Jacobson.pdf

http://fcis.oise.utoronto.ca/~daniel_schugurensky/assignment1/1968rosenjacob.html

Görseller: Google Images

Kim Soğuk Yemek İster?

corp

LinkedIn üzerinden üye olduğum ve takip etmekten hoşlandığım birkaç profesyonel grup var. Bu gruplardan birisi de yedi binden fazla üyesi ile “Employee Communications and Engagement”  grubu. Türkçe adıyla “Çalışanlarla İletişim ve Kurumu Sahiplenme” grubu. Geçtiğimiz aylarda Hindistan’dan yazan bir meslektaş, kurum içi bültenlerini çok daha fazla okunur hale getirmek için grup üyelerinden önerilerini istiyordu. Dünyanın dört bir yanından farklı ülkelerde aynı işi yapan birçok meslektaştan güzel öneriler peş peşe geldi. Bunları kısaca özetlersem:

  • Kurum için bir bülten yayınlamaya başlamadan önce, anket yaparak çalışanların görüşleri alınmalı. Bu bültenin başarısı için atlanmaması gereken bir adım.
  • Sadece bülten kanalı ile paylaşılan bilgiler olmasına dikkat edilmeli aksi takdirde aynı anda birbiriyle yarışan birkaç farklı iletişim kanalı yaratmanız işten bile değil.
  • İnsanlar kendilerine dair olan haberleri okumaya daha fazla istek duyarlar. Bu nedenle kurumdaki aktiviteler, takdir edilen kişisel katkılar, vb konular çok daha fazla ilgi çeker.
  • Anket için çalışanların görüşleri alındıktan sonra, bültenin başarısı için desteği önemli olan üst yöneticilerle görüşülmeli. Bunlar genellikle İnsan Kaynakları Yöneticisi, Pazarlama Yöneticisi, Üretimden sorumlu yönetici ve CEO olacaktır. Bu görüşmelerde çalışanların neler beklediği paylaşılmalı ve kendilerinin bültenden beklentilerinin ne olduğu sorulmalı.
  • Son olarak bültenin, dağıtımının nasıl yapılacağı dikkatlice planlanarak, herkese ulaşmasının sağlandığı bir sistem kurulmuş olmalı.
Yukarıdaki önerilerin tümü gerçekten çok güzeldi ancak kurum içi bir bültenin başarısı için önemli bir noktanın daha vurgulanması gerektiğini düşündüm. Prof Gazi Yasargil’in İstanbul’a yaptığı seyahatlerinden birisinde verdiği röportajı okumam bültenle ilgili en önemli noktanın ne olduğuna dair farklı bir bakış açısı geliştirmemi sağladı. Prof Yasargil, bildiğiniz gibi dünyaca bilinen bir beyin cerrahımız ve 1994 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamakta ve çalışmakta. Röportajı yapan gazeteci Türkiye ile ilgili en çok neleri özlediğini sorduğunda, Hoca’nın saydıklarının arasında ‘Türk gazetelerini’ demesi dikkatimi çekti. Nedenine gelince Prof Yaşargil kısaca şöyle açıkladı: “Internet üzerinden gazete okumak, soğuk yemek yemeye benziyor.” Bu benim için çok çarpıcı bir cümleydi.  Hoca, bu nedenle yıllardır aylık olarak Türkiye’den basılı gazeteleri getirtiyordu.

Prof Dr. Gazi Yaşargil

Prof Yaşargil’in gazetelere dair yaptığı bu yorum ve başta kurum içi bülten olmak üzere iç iletişim araçları arasında önemli bir bağlantı buluyorum. İçerik ve dağıtım için sarfedilen çabanın ötesinde, çok okunan bir kurum içi bülten yapmanın sırrı, maliyetli olsa da, basılı olması diye düşünüyorum. Bunun maliyetlerde ciddi bir artış yaratacağını söyleyeceğinizi tahmin ediyorum. Yine de harcadığınız paranın karşılığını sonuna kadar alacağınızı söyleyebilirim. Çalışanın eline alıp renkli fotoğraflarına bakabilmesi, öğle tatilinde CEO’sunun mesajını okuyabilmesi, kurumu adına yapılan sosyal sorumluluk projesinin hikayesine göz gezdirebilmesi basılı bir bültenden alınacak tadların sadece birkaç tanesi.  Hatta benim gibi biriktirmeyi sevenlerin, bültenlerini yıllardır atmaya kıyamayanların bunları saklayabilme keyfi de cabası.

Bu siteler insan kaynakları iç iletişim planınızı hazırlarken faydalı olabilir:

http://managementhelp.org/organizationalcommunications/internal.htm

http://rapidbi.com/created/howtowriteaninternalcommunicationsplanandstrategy/

http://www.hrmguide.co.uk/communication/internal-communication.htm

http://www.leehopkins.net/2006/07/06/what-is-internal-communication/

Aşağıdaki bağlantıyı kullanarak “21 Strategies for Improving Employee Communication” isimli kitabın içeriğini Amazon’dan inceleyebilirsiniz:

http://www.amazon.com/21-Strategies-Improving-Employee-Communication/dp/0971306184/ref=sr_1_7?s=books&ie=UTF8&qid=1309900962&sr=1-7#_

Görseller: Google Images

Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu

İki tür kitap okuyucusu vardır. Birincisi bir kitabı bitirince yeni bir kitaba başlayanlar; ikincisi ise aynı anda birçok kitabı okuyanlar. Ben kesinlikle ikinci gruptanım. Hatta aynı anda okuduğum kitapların da konuları birbirinden apayrı olur. Sizlerle son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan birisi olan Eleanor Coerr’in Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu isimli kitabını paylaşmak istiyorum.

……O gün öğleden sonra Chizuko, Sadako’nun ilk ziyaretçisiydi. Arkasında birşey saklıyor ve gizemli bir şekilde de gülümsüyordu. Sadako’ya “Gözlerini kapat.” dedi. Sadako gözlerini sıkıca kapattığı sırada, Chizuko yatağın üstüne birkaç kağıtla birlikte bir makas koyarak, “Şimdi bakabilirsin!” dedi. Sadako gözlerini açtığında kağıtlarla makası yatağının üstünde görünce, “Bunlar da ne böyle?” diye merakla sordu. Chizuko memnun görünüyordu. “İyileşmen için böyle birşey düşündüm.”dedi gururla. Sonra, “Bak şimdi!” diyerek kağıttan büyük bir kare kesti ve kısa sürede kağıdı birçok kere katlayarak bundan güzel bir turna kuşu yapıverdi. Sadako şaşırmıştı. “İyi de, bu kağıttan kuşu beni nasıl iyileştirebilir?” diye sormadan edemedi. Chizuko, “Turna ile ilgili şu eski hikayeyi hatırlamıyor musun yoksa?” diye sordu. “Kuşun bin yıl yaşadığı söylenir ve hasta biri kağıttan bin tane kuş yaparsa, tanrılar onun bir dileğini yerine getirir ve onu tekrar sağlığına kavuştururmuş.”diyerek elinde tuttuğu kuşu Sadako’ya vererek ekledi. “Bu da senin ilk kuşun olsun. Sadako’nun gözleri yaşlarla doldu ”……..

Sadako Sasaki

Kitabın tamamı yukarıdaki satırlar gibi çok etkileyici. Kitabın kahramanı Sadako Sasaki 1943-1955 yılları arasında Japonya’da yaşamış küçük bir kız. ABD Hava Kuvvetleri İkinci Dünya savaşı’nı sona erdirmek amacıyla Hiroshima’ya atom bombası attığında iki yaşında ve Hiroshima’da ailesiyle birlikte yaşıyor. Bomba atıldıktan on yıl sonra, yayılan radyasyonun etkisi ile Japon halkı arasında atom bombası hastalığı olarak anılan lösemiye yakalanıyor. Kitapta bahsedilen turna kuşu efsanesini gerçekleştirmek için hastanede kaldığı süre esnasında kağıttan turna kuşu katlamaya başlıyor. Altı yüz kırk dört Sadako’nun katladığı son turna kuşu oluyor. Sadako’nun ardından arkadaşları kağıttan turna kuşlarını bine tamamlıyorlar ve Sadako bin turna kuşu ile birlikte gömülüyor.

Sadako’nun ölümünden sonra arkadaşları, onun hastanedeyken yazdığı mektuplardan oluşan günlüğünü kitap olarak bastırıyorlar. Kitap Japonya’nın dört bir yanına dağıtılıyor ve tüm Japon halkı Sadako’nun öyküsünü öğreniyor. 1958 yılında Hiroshima Barış Parkı’na Sadako’nun barışı simgeleyen bir anıtı dikiliyor. Sadako granitten bir dağın tepesinde uzanmış elleriyle altından bir turna kuşu tutuyor. Her yıl 6 Ağustos Barış Günü’nde Sadako anısına anıtına binlerce kağıttan turna kuşu bırakılıyor. Anıtta şunlar yazıyor: ”Dünyada barış için bu bizim çağrımız, bu bizim duamız”. Bu dilek her yıl tekrarlanıyor.

Hiroşima'daki Sadako Anıtı

Kitap kadar yazarının öyküsü de ilginç. 1949 yılında Japonya’yı ilk defa ziyaret eden Kanadalı gazeteci ve yazar Eleanor Coerr’in amacı Japon halkıyla savaşın etkileri üzerine söyleşiler yapmak. Bu ilk seyahati onun için bir başlangıç oluyor. Bir yıl kadar bu ülkede bir çiftlikte yaşıyor, Japonca öğreniyor ve ülkenin farklı yerlerine seyahat ediyor. Bu süre zarfında Hiroshima’da gördüğü tek bir atom bombasının yaptığı korkunç tahribat, okuduğu ve dinlediği atom bombasına ait öyküler onu derinden etkiliyor. Altmışlı yılların ortasında Coerr tekrar Japonya’ya gittiğinde Hiroshima’nın yeniden inşa edildiğini görüyor. Şehirdeki Barış Parkı’na Sadako Sasaki’ye adanmış olan bir anıtın dikilmiş olduğu dikkatini çekiyor. Anısına anıt dikilen Sadako isimli bu küçük kızın öyküsünü çok etkileyici buluyor. Sadako’nun arkadaşlarının bastırdığı ve onun bebeğinin ismini verdikleri “Kokeshi” isimli Sadako’nun mektuplarından oluşan günlüğü elde etmek için harekete geçiyor. İkinci dünya savaşı boyunca Hiroshima’da yaşamış bir misyonerle karşılaşana kadar bu günlüğe ulaşamıyor. Coerr yıllar sonra elde ettiği bu günlükten yola çıkarak Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu adlı kitabı yazıyor ve kitap 1977 yılında basılıyor. Kitap, Coerr’e göre atom bombasından iki yüz binden fazla insanın öldüğünü söylemekten çok daha etkili olacaktır. Nitekim öyle oluyor. Kitap dünyada milyonlar satıyor ve baskı üzerine baskı yapıyor.
Bu kitabı okuduğumdan beri Japonya’ya gitmek için artık bir nedenim daha var. Dünyanın bu kötü anı, savaşın bu karanlık yüzünü asla unutmaması için Hiroşima’daki Sadako anısına yapılan barış anıtını görmek… İşte her anıtın, ritüelin ya da sembolün bir öyküsü var. Kimi böylesine etkileyici. Yerkürenin ve insanlığın başka bir atom bombası görmemesi dileğiyle!

Rengarenk kağıttan turna kuşları

Görseller: Google Images